
Ümit Kaftancıoğlu: “Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok!”(*)/ Ümit Sarıaslan
Bütün dünyada “savaşa ve militarizme karşı edebiyat”ın klasik yapıtı olarak Alman ve dünya roman kitaplarına giren “Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok”un ünlü yazarı, Erich Maria Remarque, 1930’da ayrıldığı ülkesine İkinci dünya Savaşı’ndan sonra, ilk kez 1948’de döner. 1933’te Nazilerce yurttaşlığından çıkarıldığı ülkesi Almanya üzerine edindiği izlenimlerini anlatırken bir yerde şunları söyler:“Ben bugün de Almanya’ya karşı eskiden olduğu gibi iyi duygular besliyorum. Fakat bu, orada olup biten her şeyi kabul edeceğim anlamına gelmez. Bunun tam tersine, insan gerçekten sevdiği bir memlekete önce saygı duyar. O memleketi eleştirmek, yenilemek, doğru yolu sokmak ister.
(…) “Eski pislikler örtmekle yok edilemez, hemen pis kokmaya başlayıverirler.”
(…) “Zira elini kolunu sallayarak dolaşabilen suçlular kötü örnek olurlar ve başkaları da ilerde günâhtan ve suç işlemekten çekinmezler. Ne var ki, eski kuşak yavaş yavaş ölüyor ve suçsuz genç kuşak alıyor onların yerini. Fakat bu gençlerin ana babalarının bir zamanlar ne suçlar işlediğini çok iyi öğrenmesi de gerekir. Yoksa o günler sadece boş birer yiğitlik masalı olarak kalır anılarda.”
“Eskiden bir ara öğretmenlik yapmıştım. Eski bir öğretmen olarak gözden geçirdiğim 1948 sonrası Alman okul kitapları beni kaygulandırıyor. Zira geçmişte olup bitenler için bu kitaplarda yazılı şeyleri pek yetersiz buluyorum. Almanya ve geçmişin kötü olaylarını sık sık romanlarımda ele almamın nedenlerinden biri de bu durum. Bu memleketi seviyorum ve Alman gençliğinin gerçeği öğrenmesini istiyorum”(1).
***
1933’te Nazilerce Alman yurttaşlığından çıkarılan, kendi deyişiyle “aşırı barış savaşçısı” Remarque’ın bu sözleri üzerine bir şey söyleyecek değilim. Susurluk’la sarsılan ülkemiz gündeminin o gün bu gündür baş maddesi “temizlik”tir. Ama aşağıdan yukarıya, bütün bir toplum olarak temiz olmanın-temiz kalmanın temel koşulu, dünü ve dolayısıyla bugünü iyi bilmek olmalıdır diye düşünüyorum.
Ümit Kaftancıoğlu da bu toplumu sürüngenler derekesinde tutup, kendi devranlarını kıyamete kadar sürdürebileceklerini umanlar başta olmak üzere, karanlığın kurmaylarınca, ışığın, bilginin ve barışın düşmanlarınca katledildi. Bunu hepimiz biliyoruz. Bu nedenle bugün, sayısını unuttuğumuz cana kıyan öldürüm aygıtının nasıl işlediğine ilişkin bir konuşma değil; kıyılan canlardan sadece birisi olan dostumuzun nasıl bir insan olduğunu kendi sıcak tanıklığımızdan yola çıkarak anlatmak olacak. Birgün gelecek, insanlar soracak birbirine: Romancı Ümit Kaftancıoğlu, nasıl bir insandı? diye. Kim anlatacak, elbette onu şu ya da bu biçimde birgün tanımış olan siz, biz. Bir söz geliyor aklıma: Nurullah Ataç, Ahmet Haşim’i anlattığı bir yazısında, “Bir insan kendi ölümü ile değil, kendisini sevmiş yahut sadece tanımış en son insanın da toprağa düşmesiyle ölür” diyordu. Ataç’ın anlatmak istediği de bu değil mi, kaldı ki yazın adamları ölmez. İşte, elli yıl önceki Almanya’ya ilişkin sözleriyle Remarque ile, öldürümünün üzerinden geçen on yedi yıldan sonra kendisini anlatmaya çalışan bir yazıda Kaftancıoğlu’nu yan yana getiren de bu olmalıdır.
***
Gazete kesikleriyle, ölüler ve anıların yazgıları da birbirine benziyor.
Kesik yığınlarına bakıyorum… Altı çizili cümleler, yanlarına not çıkılmış yazılar… yazılar…yazılar… Okursunuz, kesersiniz. Kesmeye ayırırsınız. Keserken kıyamazsınız. Çoklarını düzenlersiniz, sınıflandırırsınız. Dosyalar, kaplarsınız da. Ayıklarsınız ara sıra. Ama ayıklamak bataktır: Bir yazıya, altı çizilmiş bir cümleye dalar gidersiniz. O yazının okunduğu güne, olaylara, sizi kuşatmış anılar yumağına, harmanına. Sabahsa, akşam olmuştur. Pazarsa, tatil bitmiştir. Yorgun argın, bir savaştan çıkmışçasına kalkarsınız kesik yığınlarının arasından. Belâlı bir iştir okumak.
Sonra, o dosyalar arasında, kitaplar, dergiler, raflar arasında duran kesikler büyük paketlere dönüşürler. Yer yer küflü, toz kokan… Üst üste, alt alta nerede boşluk varsa orasını doldururlar… Somyaların, yatakların altları, dolapların üstleri, balkonlar, kömürlükler… Ev düzenidir, kaçınılmaz!..
Bir gün, geniş bir gün beklerler. Sizin kendileriyle yeniden ilişki kurabileceğiniz geniş bir gün. Ama siz o geniş günü bir türlü bulamazsınız! Çünkü, yaşam her geçen gün, günlerimizi biraz daha daraltmaktadır!
***
Anılarla, ölülerin yazgıları da kesiklerin yazgılarına benzer. Ölüler ve anılar yaşamın kesikleridir. Onlar da yazılar gibi sizi beklerler. Bir yerlerde dururlar… Akan, bizi akışına katarak sürükleyen zamandan ayıracağımız bir dilimi bekleyerek.
Önümde iki kesik duruyor. Yaka parça, karga tulumba götürülen bir adam! Nereden nereye götürülüyor? Kurşunlanarak katledilen bir bilim adamının (Cavit Orhan Tütengil’in) cenazesinden hastaneye. Dipçiklenerek sakatlamıştır cenazede.
Sonra bir kesik daha: “Yazar Ümit Kaftancıoğlu Sabah İşine Giderken Öldürüldü.” Çok değil, birkaç gün önce cenazesinde dipçiklendiği Tütengil gibi. Ak-pak saçlarıyla düşürülen bilim ve barış güvercini Tütengil’in ardından o da bir sabah kanlara yatırılıyordu. Sabahın, umudun, yaşamın düşmanlarınca. Bilimin sanatın düşmanı, silahlı ölüm mangalarınca yaşamın kesikleri listesine ekleniyordu bir İstanbul nisanında. İşinin, ekmeğinin, kaleminin peşine düşen genç adam.
Bu kesiğin üzerinden tam on yedi yıl geçti. 1980 Nisan’ında doğan çocuklar şimdi on sekizine basıyorlar. Sığırcık sürüsü gibi okul avlularını doldurdular önce; kırlangıç cıvıltılarıyla nice baharı karşıladılar; şimdi üniversitedeler, üniversite kapılarındalar…
Kaftancıoğlu da bir ‘kesik’tir öyleyse. Yaşamının ve yaratıcılığının nisanında yaşamla ve yaratmayla ilişkisi koparılan bir yazın adamı. Bir araştırmacı, radyo yapımcısı, bir coşkulu yürek. Yaratmalara yaşatmalara; fidanları, filizleri desteklemeye yatırılmış bir gönül ve eylem adamı. Bir gerçek öğretmen… Köy odalarında destanlarla, Cılavuz’da kendi deyişiyle “on bin yıllık birikimin” kazanından aldıklarıyla yetişmiş, edebiyatımızın verimli ve üretken kalemi, romancısı. Yaşamın ve yaşamaların okul avlularını dolduran “sığırcık sürüleri”nin türkücüsü bir çağdaş derviş.
***
Kesikler arasında dolaşan, çoğu zaman toz silkelerken tozlanmaya, camın buğusunu silerken sisler arasında kalmaya; kimi de kurşuni karanlık bir havadan birden bire güneşin balkonuna çıkmaya hazırlıkla olmalıdır… Nisan’dı kesiklere karıştığı; ama bizi güzün buldu onun dostluğu. Gönül ve yol adamlığını, o yoldaki serüven arkadaşlığının önümüze açacağı yeni kapıların aydınlığını ilk sezdiğimizde, güzdü… Hacıbektaş’taydık. Hüzünlü bir bozkır ikindisiydi. İki nedenle öyleydi: Birincisi hasat arkası bozkır akşamları hep hüzünlüdür Anadolu’da. İkincisi, bir bozkır şenliğinin yarattığı elektrikli ivmenin ışığından gözleri kamaşanlar o ışığın ve taşıyıcılarının üzerine çökmüşlerdi. Gazete, ‘Su’nun (Ruhi Su) bozkıra gelmesinin engellendiğini yazıyordu; kurşun ağırlıklı bir hava, bozkırın akşam esintisine karışıyordu…
Tarihimizin bir kesitinin ve adının, Hacı Baktaş Veli’nin rastgele, harvurulup-harman savurulmasına karşı çıkan; onu gerçek yerine koyarak sömürülmesini, yanlış anlaşılmasını önlemeye çalışan dirençli insanları bir şenlik-şölen kuruyorlardı. Adnan Binyazar’ın dediği gibi, Hacı Bektaş’tan yola çıkarak, Anadolu’da yeşermiş kaç bin yıllık bir insanlık düşüncesini yeniden gövertmeye çalışan sıkıyürek, sağlam kafa insanlar koşuşup duruyorlardı.
Bir yandan da, Su’nun kıraç topraklarda çağlamasını önlemeye çalışanlar; çiçeğe su vermekten, toprağı havalandırmaktan korkanlar; akşamın alacasını kurdun dumanlı havasına çevirmek isteyenler dört dönüyordu ortalıkta. Birazdan, sanki çevreyi düşman saracakmışçasına bir yığma-yığışma; telsizler, telgraflar, cemseler, yanık yüzlü candarmalar. Telaş…Telaş… Telaşın sahipleri: Kaymakamlar, valiler, küçük büyük yetkililer, yetkisizler, şu an tarihin çizikleri içinde yer alan adlar; koltuklar, telsizler, teskere alanlar, emekli olanlar; elinde baston pazara gidenler, görünce gözlerini düşürenler; selam almaktan selam vermekten gözlerini kaçıranlar. Yaşayanlar, yaşamayanlar. Zamanı, Su’yu hiç akmayacak sananlar; gönül yatırınca kuru dalların yeşereceğini unutanlar…
…
İlk miydi bu Anadolu’da, son mu olacaktı? Değildi kesin. Ama kasabaya ilk gelen birileri vardı. Kasabaya bilimin, sanatın, uygarlığın ateşini taşımaya çalışan insanların üstüne çökertilmek istenen kara çadırın taşıyıcılarının yanı sıra, elinde kalem, sırtında ses alıcı bir adam da, insanların arasında, oradan oraya seğirtiyordu.
O günlerde düzenlenen bir küçük soruşturmaya ispirtolu kalemiyle şunları yazıyordu: “İlçeye ilk defa geliyorum. Bilgimi, görgümü, genişletmek… Yazı dizisi ve TRT programı hazırlamak için…” 30-39 yaş hanesini çarpılamış, meslek hanesi karşısında “Yazar” yazılı bu genç ve güzel adam Ümit Kaftancıoğlu idi.
Dost eli, dost yüreği elimize değdiğinde dört bir yandan kuşatılmışlığımız yarılıvermişti! “Dost” ve “Dostlar” sözcüklerini ilk kez ondan, böyle güzel ve riyasız duyuyorduk. Selamı sevinç estiriyor, davudi sesi bir koyaktan yüzümüze vuran toprak kokulu dağ serinliğini gibi içimizi ferahlatıyordu. Ağustos sıcağında.
Bir “Dönemeç”ten Köy Enstitüsü’ne Cılavuz’a, bir “Dönemeç”ten yazın dünyasına; bir “dönemeç”ten metropole, İstanbul’a gelen bu kavruk yüzlü yayla çocuğu, şimdi güçlü bir yazar ve radyo yapımcısı olarak, bu kez bizim geçmeye çalıştığımız bir “dönemeç”te bize ışık tutuyordu.
Köy Enstitüsü uygarlığının getirdiği dayanışma ruhu, edebiyatın evrensel muhalefeti, çağdaş radyoculuğun dinamizmi birbirine karışıyordu bozkır ikindisinde. Hacı Bektaş Şenliği’ni düzenleyen genç öğretmenleri, özverili kasaba insanlarını, gençleri bir direnç ve umut rüzgârında kanatlandırıyordu Kaftancıoğlu (1975-1976). “Bende bir birikim var, bir ambarım ben. Köy Enstitüleri bu ambarın kilidini açtı ve kapısını araladı. Bu topraklarda tohumlanıp güvermiş (…) On bin yıllık bir sanat birikiminin Köy Enstitüsü’nce biçimlendirilmiş zenginliğini taşıyorum”(2) diyordu. Aynı dağarcığı bu kez, o bize cömertçe açarken, dağdan değil, kentten gelen çağdaş bir Köroğlu’ydu. Taşralı çıkışsızlığımıza kentli bir tepki mayası aşılamıştı. Güçlenmiş çoğalmıştık… Onun “ilk”iyle, ilk kez geliyordu ilçeye; bizim “ilk”imiz ortak bir iklimde birleşiyordu.
Bu birleşmenin, tanışmanın bir ucu sonra İstanbul’a uzandı. Silah yerine kalem tutan Köroğlu eli, Yunus yüreği, Dadaloğlu ayaklarıyla bizi İstanbul’a ulaştırdı. İlk İstanbul’u –bizim İstanbul’umuzu- onunla ve onda gördük. Orhan Kemal’in İstanbulluları gibiydik önceleri. Sonra onun dostluğunun ışığında nice yeni dostluklara, güzel insanlara ulaştık:
Sami Abi (Karaören) ile tanıştık. Sami Abi, o ak saçlı güzel adam da yine aynı bozkır güzünde elektriklerin kesildiği, ışıkların karartıldığı bir şenlik akşamı öncesinde bize Toroslar gibi bir yürek ve elle destek oluyordu. Yüzünün aydınlığı yüzümüze vuruyordu. Kaftancıoğlu çakır göz, çakır yüz gülümsüyordu… Varlık Dergisi’nin Cağaloğlu’ndaki minnacık bürosunda Yaşar Nabi ile Beyoğlu’nda Dağlarca ile Gazete’deki değerli yazar Oktay Akbal ile ilk selamı alıp, ilk selamı verdiğimiz günkü güleç yüzü, çeyrek yüzyıldır hiç eskimeyen Nejat Abi (Birdoğan) ile… nice güzel insanla, sanat ve yazın eriyle o tanıştırdı bizi…
İnsan dost olandır, dost çoğaltandır; dostluğunda bütün bir insanlık sevgisine kapı açabilendir. Bu kapıdan girenle, bildiğini, bulduğunu, acıyı ve sevinci paylaşandır. Bu anlamda bizim o günlerdeki bozkır yalnızlığını bir bozkır güzellemesine çevirmemizde unutulmaz katkıları oldu Kaftancıoğlu’nun. Bu aşının, tanışlığı ve katkının ardından bozkıra öyle bir akın oldu ki, hangisini sayalım, hangisinin adını yazalım?.. Bir bilim ve sanat korosu ve kadrosu ilçeye taşındı, aktı ki aydınlığın üzerine kara şal örtmeye çalışanların kulakları çınlasın…
Ülkemizin tarihi gibi, bir “dönemeç”ten bir “dönemeç”e savrularak kendini vareden Kaftancıoğlu, on yedi yıl önce 11 Nisan 1980 sabahı, evinin önünde kalleş ve kaygan bir dönemeçte vuruldu. Kartopu gibi büyüyecek ölümlerin-öldürümlerin başlıcalarından biri oldu… Ve hâlâ katili ya da katilleri yakalanmış değil!
Ümit Doğanay’ın, Cavit Orhan Tütengil’in, Nevzat Üstün’ün, Behçet Necatigil ve İhsan Hınçer’in ölüm-öldürümlerini anlattığı –ölümünden sonra yayınlanacak olan- “BEŞ KARDEŞİN ÖLÜMÜ” adlı yazısının bir paragrafı aynen şöyle: “İkinci kardeş Cavit Orhan Tütengil adını taşıyordu. Bir büyük kentin küçük boylu, büyük yürekli, büyük düşünürüydü. Hepimizle dost, hepimizle kardeşti. Öğrencileriyle arkadaştı. Yazdıkları, yarattıkları ışıklıydı. Doğanay kardeşinin ölümünden sonra, eşi Şükriye Hanıma “Sıra bende. Ölürsem yıkılma, ayakta kalmasını bilesin” demişti. Kara donlu kara dinli gölgelerin karanlık kurşunlarıyla gitti.”(3) Onun aydınlık varlığın da içine atıldığı karanlık, on yedi yıldan bu yana ilk kez Susurluk’ta aralanır gibi oldu; ancak Remarque’ın sözünü ettiği ölü toprağı sepicileri hemen seferber oldular; karanlığın kumaşı yırtılmasın diye! Perde açılır korkusuyla iğneyi alan yamayı alan koştu!
Yanılmıyorsam Varlık Yıllığı’ndaydı. “Beni de öldürebilirler. Ölümüme yakınlarım hiç gözyaşı dökmesinler. Ölüm hiç önemli değil. Yaşam var dağ gibi” diyordu. Beş Kardeşin Ölümü adlı yazısını da “Beş kardeşin yolunda olanlara ne mutlu!” diye bitiriyordu.
Dediği, kestirdiği oldu. Ölümlerini yazdığı “Beş Kardeşin” altıncısı olarak arkalarından gitti O da!.. Tüfeğin icadından bu yana yaşanmış nice kara kalleşlikler gibi bir kalleşlikte, en zavallı bir korkunun pis pususunda bu güzel insanı, ülkemizin ve insanımızın döne döne bitiremediği “dönemeç”lerin yazarını; bu çağdaş Köroğlu’nu, TRT’nin unutulmaz programalarından “Dilden Dile”nin yapımcısı radyocuyu; hem ana hem baba, dost gülücüklü, dost türkülü insanı aynı “yolda” arkasında iki fidanla yitirdik.
…
Ölümün yaşı olur mu? Onu en verimli çağında yitirdik. Ama, dedik ya insan dost olandır, dost çoğaltandır. Bildiğini, bilgisini, birikimini, güzelliği, sevgiyi, sevinci, acıyı, kederi paylaşandır. O, bu tanıma en değer olan insanlardandır. Dost soluğu, Anadolu kokuşlu türküsü, sabahlar gibi hiç bitmeyecektir. Atak, gülümser ve güleç yüzüyle geldiği bozkırda elimizden tutuşu, onun soluğunun sürmesine yetecektir.
Kaftancıoğlu’nun önündeki karı kürediği, yolunu açtığı, çevrenini genişletip, çehresini değiştirdiği bir değil, pek çok insan vardır. İnsanlığı ile de kaleminin gücü ile de; kırk beş yaşa sığdırdığı onca kitapla da nice insan, şimdi onu türkülerle hatırlamaktadır.
Ölüler içimizde yaşayan dirilerdir; yaşatmasını bilene. Öldürenler ya da öldürtenler ise kendi alçak pusularında ancak küçülürler…
Sevgili Kaftancıoğlu,
Seninle başlamayan, ama seninle de bitmeyen nice yazar, gazeteci, bilim insanının katledilmesiyle süren ölümlere-öldürümlere kurban giden insanlarımızın ardından ağıt yakmaktan usandık!
Senin aramızdan koparılışının on altıncı yılında ülkemiz üzerine çekilen kara perde, biraz aralanır gibi oldu; ışıktan ve aydınlıktan korkanlar biraz siner gibi oldular; ama hayır, durum onu gösteriyor ki Remarque’nin dediği gibi pislik üretenler, o pisliğin üzerini örtmekte de pek mahirler. Birinci kapışmayı yine onlar kazanmış gibi! O yüzdendir ki, 6 Nisan’dan beri temiz toplum, temiz yönetim isteyen insanlarımız yine ışıklarını yakıp söndürmeye başladı!
Anayasa’nın emredici yargılarının ödünsüz yerine getirilmesini nice sonra, yine Anayasal bir kuruluş yönetim yerindekilere anımsatınca ülke ayağa kalktı. Kimimiz sevindik gelecek için; memleket elden gidiyor demeye kalktı kimimiz. Eğitim süresinin artırılmasına sevinen ya da karşı çıkan bir toplum olarak da tarihteki yerimizi aldık! Kaş yaparken göz çıkaranları, alemi kör milleti sersem sananları, kös dinleyip bildiğini okuyanları gördükçe senin de uğraştığın sekiz yıllık kesintisiz çağdaş eğitim davasının yirmi beş yıldır sündürülen-süründürülen bir yılan hikayesine dönüştürüldüğünü haber vereyim! Kalksın diye çırpındığın, insanların akıl ve gönül gözündeki perde, yirmi birinci yüzyılın eşiğinde bile kalksın istenmiyor vesselam!
Sadece İstanbul değil bütün Türkiye “allak bullak”. Nesini yazayım, neresini anlatayım. Bıraktığın kalemini yerde koymayanların yazdıkları dağları tuttu. Dinleyen olmayınca! Direksiyona oturması gerekenler bagajda gittikçe yaz babam yaz!
Ama bir şey var ki, olayların ve geçen zamanın bize öğrettiği; bu ülkenin senin gibi, yazgıdaşın öteki kalemler gibi namuslu seslere ve yüreklere tarihte olmadığı kadar gereksinmesi var!
Durumumuzu meslektaşın, dünya edebiyatının büyük romancısı, dünya yurttaşı Erich Maria Remarque’ın ölümsüz romanının adıyla özetleyelim:
“Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok!”
Dipnotlar:
1) Erich Maira Remarque, Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Türkçesi: Burhan Arpad, May Y. 1973.
2) Adnan Özyalçıner, “Ölüm Hiç Önemli Değil. Milliyet Sanat Dergisi, Mayıs 1980
3) Ümit Kaftancıoğlu, Beş Kardeşin Ölümü, a.g.y
(*) 12 Nisan 1997 günü, Folklor-Edebiyat Dergisi’nin düzenlediği, Ümit Kaftancıoğlu’na Saygı Günü’nde yapılan konuşma.
--------------------------------------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Copyright ©2005 Ümit Kaftancıoğlu
Tasarım: Öztürk Tatar






