Galeri

 

 

 

 

 

 

 

Babam Ümit Kaftancıoğlu /Dr. Ali Naki Kaftancıoğlu

Geceler boyu takatak takatak takatak… Daktilo sesi olmadan hemen hiçbir gece geçirmedim sayılır evde olduğum günler. Yatılı okuldan geldiğim her gece ben uykuya dalarken babam sigaralarını peş peşe yakar ve daktilo tıkırtıları kim bilir gecenin kaçında sona ererdi. Hep uyuyakaldım o çalışırken. Ta ki 11 Nisan 1980’e kadar.
İlk anılarım sanırım 3-4 yaşlarında başlar babamla ilgili. Dünyanın en eğlenceli babası idi. Hiçbir isteğimiz kırılmaz, alabildiğine şımartılırdık. Fasulyeleri halıya döküp kamyonla taşımak, balkon tahtasına çivi çakmak, babamın başına çekiçle vurmak, pikabın üzerine çıkıp dönmek, duvarlara ve gardrop kapaklarına resimler yapmak en sık oynadığımız oyunlardı, kız kardeşimle. Bize kızılması yasaktı. Anneme, ebeme her sabah gözdağı verilirdi akşam çocuklarımda en ufak bir yara bere olmayacak diye.
Akşamları radyoevinden babam neşe ve küçük tavuklu sandviçlerle gelirdi. Hiç yorulmamış gibi at olur, masal anlatır, sorularımıza yanıtlar verirdi. Köyünü, karakışı insanların yoksulluğunu, Köy Enstitülerindeki çocukların öykülerini daha o zamandan masal gibi dinlemeye başladık. Akşam ilerledikçe annem yazılı kâğıtlarını, babam kitaplarını okumaya başlar, ben de resim yapardım.
Evde olduğu günler çoğunlukla Fatih’e, Malta’ya giderdik. Saskara’lıların toplandığı kahvede babamın çevresi hemen sarılır, sıkıntılar dile gelmeye başlardı. İş arayanlar, karısı ile kavga edenler, dolandırılan, yatacak yeri olmayanların derdine derman babamdı hep. O zaman ben çok da fazla farkında değildim neler olduğunun. Ancak şimdilerde 35 yaşında genç bir adamın ne kadar çok iş bulduğu, yardımcı olduğu, özverili, yardımsever, akıllı, girişken olduğunu anlayabiliyorum. Radyoevi ve yazmak dışında derdi dünyası çocukları ve köylüleri idi. İnşaatlarda çalışanlara üzülür, kimi zaman gözyaşlarını tutamazdı. Ya da Leman Ana ile köye gönderilmek üzere giysi, kırtasiye malzemesi toparlanırdı çuvallarca.
Yaşamı boyu köye, Kars’a-Ardahan’a ilgisi, sevgisi hiç bitmedi babamın. Sertti gereğinde, çoğu zaman güleçti. Yaşlı kadınlarla çok gülüştüğünü anımsarım, eskilerden çok konuştuğunu. Köklerini hiç unutmadı babam. Hep yerde daha rahat oturdu, en çok kuzinede pişmiş patatesi ellerini yakarak yemeyi sevdi, hep Anadolu kültürünü araştırdı, öğrendi, yazdı, yaşadı. Alevileri ezilmiş ve ilerici diye sevdi; onları sömüren kimi dedeleri hiç sevmedi.
Radyoevinde görevi gereği sık sık geziye gitmesi gerekirdi. Yanında omuzdan askılı teybi, ispirtolu kalemi, şoför İmdat Ağabey, mavi renkli TRT logolu Ford minibüs ve ısrarlarını kıramadığı ben. Birkaç saat yol gidilip belli bir adreste durulur. Sonra sohbet, anlatılan öyküler, saz söz derken kayıtlar tamamlanır ve geri dönüş. Yüzlerce geziye gitmişti babam yakınlı, uzaklı. Özellikle de Kars’a. Sonra evde, radyoevinde teyp çalışmaya başlar, montajlar yapılır, notlar alınır. Haftalık en az 7 daktilo sayfası olmak zorunda olan kültür servisinin, İstanbul Radyosunun, hatta tüm TRT radyosunun efsane programı başlar. “gahi Arzu, gahi Kamber, her aşığın bir ahı var --- DİLDEN DİLE--- Hazırlayan ve sunan: Ümit Kaftancıoğlu” Radyodan babamın adını duymak çok hoşuma giderdi. Söylenceler, bilmeceler, otantik türküler, Köroğlu ve nice destanlar akar giderdi. Ben çok dinlemezdim doğrusu, sıkılırdım. Ama yayın odasında sessizce oturup makaraların dönüşünü seyreder, çocuk sesi gerekirse birkaç tümce söylerdim. Sonraları gördüm izleyicilerden gelmiş ve saklanmış yüzlerce mektubu, tebriği. Sonradan anladım Livaneli masada çalarken küçük teybime türküleri kaydetmenin, Ruhi Su’nun Köroğlu plağı çıkınca ilk gece bizim eve gelmesinin, Özay Gönlüm’ün elini sıkmanın, Cem Karaca ile tanışıp imzaladığı kartviziti yıllarca saklamanın, Aziz Nesin’in eski Anadolu’nda sohbet etmenin, Fakir Baykurt’la babamın “Fakir Ağabey” diye başlayan telefon konuşmalarını dinlemenin, Osman Şahin, Bedii Demirseren, Hasan Kıyafet, Yaşar Kemal, Erdal Öz’le birebir anıların ne kadar şanslı bir çocukluk geçirmemi sağladığını. Ya da “Evreşe Yolları Dar”, “Yüksek Yüksek Tepelere Ev Kurmasınlar” ve belki de unutulan, başkalarınca sahiplenen onlarca, yüzlerce türkünün derleyicisinin babam olduğunu bilmek ne büyük gurur. Ve ne kadar üzüntü onun ancak sevgi ve şefkatini doyasıya yaşamış, ama yaşama bakışını, başardıklarını anlamaya ancak başlayabileceğim 15 yaşında ondan ayrılmış olmak.
İktidarlarla hep anlaşmazlık çekti. Sağcı iktidarlar onu hep kızağa aldı. Sevmediği sabah programlarını hazırladı. Sonra sol iktidarlar geldi. Onların beceriksizliğini, korkaklığını eleştirdi. Radyoevinin genel müdürüne gereğinde bağırdı çağırdı. Tıpkı evimiz gibi radyoevini hep hareketlendirdiğini hissederdim. 51 numaralı otobüs yada dolmuşla Haşim İşcan Geçidi, Şişhane’nin eğlenceli yokuşu, şimdi trafiğe kapalı İstiklal Caddesi, Taksim ve Elmadağ… Nöbet tutan askerlerin arasından geçip kocaman kapılarını açardık radyoevinin. Solda resepsiyon ve çoğu zaman oradaki Rıza Amca’ya selam, babamın tanıdıkları ile birkaç cümlelik sohbetler, tam karşıda Mesut Cemil Stüdyosu ve onun iki yanından yükselen halı kaplı mermer merdivenler. Soldakinden çıkıp sağdaki koridora girince soldan ilk kapı: Kültür Servisi. Merhaba Solmaz Abla, Servet Amca, Nuri Amca, Güneş Amca. Ümit adı yazılı iken arkadaşlarının sonuna “siz” ekledikleri deri döner koltuk. Masanın üzerinde daktilo, yeni gelmiş dergiler, mektuplar. Postacı çuvallarla mektup getirirdi babama. Sonunda da yalvarıp yakarıp program için iki Azeri türkü söylemeyi başardı. Benimle sözcük bulmaca oynarlardı. Servet Amca’nın tuttuğu fresk kelimesini 5. hakkımda bilince ne kadar şaşırmıştı. Dünyanın en tatlı, sevecen bilgili bu insanların 12 Eylül’den sonra Zonguldak kömür işletmesine memur, Diyarbakır radyosuna müşavir olmaları istendi. Dilden Dile’nin demirbaş program kayıtları silindi. Kültür servisi kültür katliamı ile dağıtıldı. Sonuçta Televole kültürü doğdu. Direnenlere selam olsun.
Babam radyoya, radyoevi babama çok şey kattı. Servis arkadaşlarının hepsine takdir ve sevgi ile baktı.Tanınması temelde radyo programları ile oldu. Yazın dünyası ile çevresi genişledi. Her yerde her zaman bir tanıdık bulurdu. Konuşması ricası kırılgan değil, dostça idi hep ve geri çevrildiğini anımsamam. Kimini okula soktu, kimini işe koydu, kimine diploma aldı, kiminin bürokrasideki işini çabuklaştırdı. Ne kadar çok insanla ilişkisi vardı. Programları, yazıları, çocukları, TÖB-DER, mektupları, köylülerinin işleri… Hepsine yetişmeyi bildi. Düşünün ki her radyodan dönüşünde kayınbiraderinin 15 yaşındaki oğlunun yazdığı piyesleri okudu, eleştirdi.
Okumayı ve yazmayı hiç bırakmadı benim çalışkan, zeki ve kahraman babam. Varlık, Çevren, Dönemeç, Cumhuriyet, Milliyet, Aydınlık, Ilgaz, Türk Dili sık sık onun yazıları ile doldurdu sayfalarını. Hele öldürülmesine yakın o kadar hızlı yazıyordu ki, sanki biliyordu zamanının kısıtlı olduğunu. Alabildiğine artmıştı sigara, daktilo sesi ve ülkücü tehditleri. Anneme, kardeşlerine hep söylemiş “sıra bana geliyor artık” diye. Gene de yazmaktan geri durmadı “CHP ders almalıdır”ı ve soruşturma açıldı. “Hav Hav”ı ve yerin dibine soktu tehdit telefonu açanları. Önüne çıkamayanlar arkadan vurdular kızını okula götürmek üzere silerken arabasını.
Kendisi vurmaktan, öldürmekten yana değildi hiçbir zaman. Ama hiçbir zaman da çekinmedi mücadeleden ve öldürülmekten. Pir Sultan, Köroğlu, eşitlik, yoksulluk, okuma hakkı, çalışana saygı, düşündüğünü ifade etme hakkı, köylüleri ve türküleri hiç düşmedi dilinden.
Şimdi anlıyorum ki o insancıldı, köyünün aşığı idi. İnsan sevgisi ile doluydu. Onun Kâbe’si, Mekke’si çalışan, ezilen insan idi. En başta da yöresinin insanı. Delice yaşama sevgisi ile doluydu. Kısacık 45 yılını yalnızca özel insanların doldurabileceği kadar fazla kavga, aşk, çalışma, öğrenme, yardımlaşma ile doldurdu. Kız kardeşim Pınar ve ben sanırım dünyanın en sevecen babasına sahip çocuklar olarak büyüdük. Aşık Üzeyir, Veli Yaycı, Şah Senem, Ardahan’ın kadınları, Bilecik, Çanakkale, Edirne’nin saz ustaları hep onun programından yanık ağıtlarını duyurdular Türkiye’ye. “Bugün Hacıbektaş şenliği varsa Ümit Kaftancıoğlu sayesindedir” diyor eski belediye başkanı Nafiz Ünlüyurt ve ekliyor: “Eskiden dedeleri kovardık, şimdi her köşe başında dedelerin el öpme kuyruğu var. Eskiden devlet şenliği engellemek için her türlü baskıyı yapardı, şimdi cumhurbaşkanı açılışa geliyor”. Eskiden Abdi İpekçi, Bedri Karafakioğlu, Bedrettin Cömert, Doğan Öz, Uğur Mumcu, Cavit Orhan Tütengil, Cevat Yurdakul, Ümit Doğanay, Akın Özdemir, Kemal Türkler, Ümit Kaftancıoğlu vardı. Şimdi bizler varız. Umarım halkları için can veren bu yiğit, bilge insanlara layık olabiliriz. Hepsini ve hepinizi selamlarım.
 Yalın Ses Edebiyat Dergisi, Mart-Nisan 2005, Sayı:3  

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir Garip..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Copyright ©2005 Ümit Kaftancıoğlu

Tasarım: Öztürk Tatar

 

mouseover