Menu

  • ANASAYFA
  • GALERİ
  • HAYATI
  • MAKALE
  • ÖYKÜ
  • ESERLER
  • ZİYARETÇİ DEFTERİ
  • VİDEOLAR
  • İLETİŞİM

 

 

 

 

 

 

 

PARÇA KUMAŞLAR

Ümit KAFTANCIOĞLU

Hepsi bir yana, Hamdi diretmeseydi seni görmezdim. Zorla boyanmış kirpiklerinden oluk oluk akan seslerin, allık üstünde açtığı arkları görmezdim. Görmeseydim keşke!.. Ağlayışını, hıçkırışını, “geri alsın sözünü! Annem öleli yıl oldu bir mevlit okutmadım daha” diyerek haykırışını ve zorla odalara kapatılışını görmeseydim!
Seni hiç unutmadım. Unutamadım. Arkadaki geniş salona dizilmiştiniz. Hepinizin göğüsleri açıktı. Bacaklarınızın arasını bir parçacık kapatıyordu. Satışa çıkarılmıştınız. İstekliler, sizi isteyenler de karşınızdaydı. Sen kimseyi görmüyordun. Gözlerin yaşlı, bağrında ince bir kan! “Annem öleli yıl oldu mevlit bile okutmadım” diyordun. “Sözünü geri alsın” diyordun. Avuç içi parçacığın kapattığı yerler dışında kalan etlerin, bedenini, küçük ağzını, gözlerinin yaşını silen ince parmaklarını unutmadım, unutamadım.
Perde arkasındakilerin maşası, aracısı olan eğri burunlu, topal bacaklı ne diyordu: “başlatma anana şimdi! Ananı da, ananın anasını da... Müşteriler bekliyor. Kalk hadi!”
Ben orada donup kalmıştım. Benim oralarda işim olmaz ki. Hamdiler gelmişti Anadolu’dan. Benden yardım istemişlerdi. Hamdileri ayıplamıyorum. Binlerce yıldır ekmeğe aç, susuz, kadına aç Anadolu... Yol, ışık, aydınlık, yiyecek, içecek, giyecek... hiçbir şey yok. Bunun yanında kadın açlığı, Anadolu’nun bütün açlığını, eksikliğini gizleyen, görmezlikten getiren, gözümüzde küçülten kadın açlığı bilinçli bir düzenlemedir, yasaklamadır. Sen, benim gözümde işte bu düzenlemenin, bu perdelemenin bir ağısın, tuzağısın. Burnu eğri satıcı kolundan tuttu savurdu seni basamaklara yukarı. Seni böylece tanıyorum. Başka bilgim yok. Adını, yerini yurdunu, soyunu sopunu bilemem, bilmem. Sormuş olsam söyler miydin? “Alev” derdin, “Güneş” derdin, “Oya” derdin... Ayşe, Hatice, Leyla, Döndü, Havva, Zeynep adlarını çoktan unuttun sen, unutturdular sana.
Ben senin adını soyunu sopunu, geçmişini, buralara nasıl geldiğini düşünürken sen gözyaşlarını silmeye çalışıyordun. Biliyorum yurdun yoktur senin. Yurdun yok, ülken yok senin...
İstanbullu olabilir miydin? Kadınlığına, hanımlığına azıcık din kırıntısı karışmıştı. “İstanbul hanımefendisi” görünüşün vardı. Anadolu kadını senin gibi olamazdı. O dayanır, katlanır, dolar, yüklenir ve gün gelir yağmur gibi yağar, şimşek gibi çakar, sel gibi sürükler. Gazetelere hiç bakmaz mısın? Elinde balta olan kimdir? Kocasını doğrayan kimdir? Ve bağrına kurşun sıkınla kimdir? Anadolu kadını götürümlüdür. Taşımasını bilir. Omuzları geniştir, sırtı semerdir. Suskundur. Gün gelir bıçak kemiğe dayanır, elinde balta, elinde satır, elinde tırpan vardır.
Sen öyle değildin. “Mevlit okutmamıştın annene, yıl olmuştu. Sözünü geri almalıydı...” Bu sözlerinde azıcık İstanbul’lu olduğun anlaşılmıyor mu?
O gün kiminle çıkmıştın? Refik et hastasıdır. Gözünden yaş değil kan aksa görmez, saldırır. Osman’ı sen bilmezsin erkek eşeğe bile razı. Hamdi!.. Hamdiyle mi çıktın yoksa? Hamdi, Musa ile Turdağı’nda, İsa ile gökyüzünde olsa, gene, bacaklarının arasını düşünür. Şimdi anımsadım. Sen Burhan’la çıktın. Eh. Burhan ne de olsa müzisyendir. Sanattan bir kırıntı taşımaktadır. Seni üzmemiş olabilir. Bir daha yüzünü görmedim, bilmiyorum ne oldu.
Sen Burhan’la çıktıktan sonra Ahmet gereği yokken bir söz etti:
“Karının milliyeti yoktur” dedi.
O gün bugün çözemedim Ahmet’in bu sözünü. Ne demek istemişti? Sen yabancı mıydın, yad mıydın? Saçların sarıydı. Gözlerin yeşildi. Anadolu kadınını andırmıyordun. Bu yüzden mi söylemişti Ahmet.
Beni bağışla e mi? Sizlere “Parça Kumaş” adını ben takmadım. Karşı kuruluşta bir yakınım var, benden önce İstanbul’a gelmişti. Görüştüğümüzde bana “parça kumaşlardan” söz etmişti. Ve ben “ucuz parça kumaş olursa alırım” demiştim. Sonra bir gün gelip sizleri görünce şaşırmıştım. Ben gerçekten parça kumaş göreceğimi sanıyordum. O gün şaşırmıştım. Şimdi şaşkınlığım yok. Kadın, düzensiz ülkelerde, bizim ülkemizde parça kumaştan daha ucuz, daha düşük, daha onursuz, daha değersiz duruma getirilmiştir. İşte kasanın başında fiş veren adam! Senin gözyaşlarına aldırdı mı? Tezgahtar kumaşı eliyle sıvazlar, düzeltir, özenle katlar, biçer keser... Oysa senin patronun, satıcın öyle mi? Öyle miydi?
Sen bütün bunları görmüyorsun, görmedin, bilmedin. “Mevlit”le körletmişler gözünü. Tek üzüntün annene mevlit okutamamak! Hey binlerce yılın uygarlığı üstünde gözü kapalı dolaşanlar, dolaştırılanlar! Hey din adına, inanç adına kadını parça kumaştan daha değersiz tutanlar!.. Bir gün bu gözyaşlarının seline kapılacaksınız.
Senin de, öbürlerinin de buralara geliş nedeni belliydi. Bu düzensizlik bur karanlık kadınlarımızı elbette bu tünele sokar. Sorsaydım sana gene bir masal dinlerdim: “Biriyle seviştim. Kızlığımı bozdu. Babam birine beni zorla verdi. Bozuk olduğumu anladı beni alan adam. Ben de kaçtım buralara geldim...” diyecektin. Hemen yüzlerce, binlerce kadının ağzından yinelenen bir uydurma “yazı, kader” diye getirilip Kuran’a bağlanacaktı.

Hayır! Yanlış, yanılgı, aldanı, aldatılmışlık. Düzensizliğimiz sizi böyle yapan, böyle yoğuran. Üretim, tüketim, dağıtım, emek ve gelir dengesizliği...
Boyalı kirpiklerini ince parmaklarınla silerken altmış aç bekliyordu sırada. Hiç kuşkum yok, çoğu seni istiyordu. Doğrusu, seni inceden inceye izlemeseydim, gözlemeseydim ben de seni isterdim. Mermer gibi bacakların, lüle lüle sarı saçların, yeşil gözlerin, hiç sarkmayan, hiç bozulmayan memelerin beli bile değiştirebilirdi...
Satılık kız! Parça kumaş! İçim parçalanıyor seni andıkça. Ne tanısaydım, ne görseydim. Anadolulu aç bir erkek olsaydım sana karşı. Senden hiçbir anı, hiçbir üzüntü, hiçbir yara kalmazdı bende.
Beni Hamdi getirdi Hamdi. “Hey oğlum. Biliyorsun açlar ülkesinden geldik. Karılarımız çoktan tükendi. Açız” diyordu. Bu yüzden girdim o otel salonuna. Bir dizi et yığını arasında seni seçti gözlerim. Seni seçmeyen, seni görmeyen gözler kör olsun! Hamdi için sen kumaş bile değildin. Bir öğünlük sofra sayılırdın. Sonra yoksun onlar için. Benim için öyle değilsin! Benim için yarasın, dertsin, acısın!.. Yolsuz, ışıksız, sağlıksız, aç susuz dağ başı köylüsü ne ise, sen de öylesin. Onlar bir dilim ekmeğe bin takla dönerler, bir kuruşa boyun eğerler, sen bir avuç paraya boyun eğmek zorunda bırakılırsın. Senin ki daha zor. Onlar kendileri eğilir, kendileri alırlar, sen zorla eğdirilirsin, sen alamazsın, kazanamazsın.
Şimdi Hamdi’ye sövüyorum. Seni tanımasaydım, içimde bu acı olmazdı. Benim yapabileceğim ne var ki? Tanısam ne olacak, tanımasam ne olacak? İçime bu acının dolması neyi çözümlüyor?
Burhanla çıkarken düzgün bacaklarında ürperen ana tüyleri gözümün önünde. Kıçını kapatmayan ince don tiril tirildi. Apartman topuklu papuçlarla basamaklara zor tırmanıyordun. Burhan koluna girmişti senin. Yıkıktın, bitkindin, ölüydün... Ve Burhan senden şimdi tad almaya çalışacaktı...
Tırmanırken gözyaşlarını silmeye çalıştığını sağ dirseğinden anladım. Ceviz kabuğuna sığan donun kırmızı yeşil çizgiliydi. Ondan ötesini Burhan’dan dinledim. Açık açık konuştum. Sana parayı vermiş ve elini sürmemişti. Ant etti, ağuları yaladı bu konuda. Eğer seni dişi olarak karşısına alsaydı Bethoven’i çalan kemanını kırardım onun.
“Onun dünyasını onamak için özellikle geç indim aşağı. Bir başka duygusuzun yanına tezelden verilmesin diye tutum onu” demişti bana.
Gözleri ıslak, bağrı acılarla dolu, kirpikleri boyalı kadın! Bir otel odasında her gelenle yatırılıp satılan kadın! Yolunu, yordamını öğrenememiş, aydınlıktan, kadınlıktan yoksun bırakılmış dişi kelebek! Sen paranın parça kumaşısın, bunu bil! Bil ki ben seni hiçbir gün hiçbir zaman “dişi olarak, et olarak” görmedim, anmadım. Sen insandın, kadındın. Değirmenin domuzluğuna, çarkların arasındaki karanlıklara, girdaplara atılmış, karışmış bir sel artığıydın. Sen eridikçe, paslandıkça birileri, kimileri gelişip serpiliyordu.
Gözü yaşlı kadın, şimdi biliyor musun senin kapatıldığın o üç katlı yapı yerle bir oldu. Yerine on katlı bir mermer yapı dikildi. Alt katı çarşı, kuyumcu, parçacı, kunduracı, komisyoncu... Önü mermer, basamakları mermer... Sen nerdesin şimdi? Nerede, hangi otel odasında “yazgı” bellediğin karanlığı yaşıyorsun?Beni tanımazsın, seni düşündüğümü bilmezsin.
Bir akşamüstü işinden çık, çarşıda, yolda otobüs duraklarında sıra beklerken göreyim seni. Bir parka gel, çocuğun elinde, kocan kolunda!.. Çık bir evden; elinde süpürge olsun, tozları üstüme silkeme! Bir devlet kuruluşunun camlarını sil, helalarını sil... Göreyim seni... Parça kumaş olmaktan kurtulduğunu görmek istiyorum.
Bilmem ki bendeki yanılgı nedir? Bendeki bu duygusallık nedir? Senin kurtulman bizim değişmemize bağlı. Biz değişmedikçe sen nasıl değişeceksin. Yasaları yapan biz, bize göre yaparız, kadınları satan biz, bize göre işporta kurarız. Alıp satan, yan yatan, havadan kazanan bir düzenin alçak insanlarıyız biz!
Senin kurtulman şöyle dursun, yanında yörende niceleri yer aldı. Aylalar, Leylalar, Yeşimler, Sezginler, Mehtaplar, Denizler... Bunlar öyle tazedir ki... Senin kazancın çoktan düştü, çoktan ikinci basamağa indin. Yarış alanında işportacı arabasına koşuldun...
Ağlama artık. Sesimizi duy, ayak sesimizi! Unutma kilimin ucundan tuttuk, silkeliyoruz. Kirleri, pislikleri, pasları, kötülükleri dökeceğiz, sele vereceğiz yeniden yaratacağız yarınları, sizleri, bizleri... Kimse ne anana sövecek, ne babana, ne sana. Mevlit okutmayacaksın belki, mevlit gereksiz kalacak belki...
Sen çıkacaksın karşıma, Taksim’den, Harbiye’den... Çıkacaksın içimden...

(Varlık, Aralık 1979)

ANASAYFAYA GERİ DÖN »

 

Copyright ©2008 Ümit Kaftancıoğlu